Amerikan Gods Nunyunnini Bölümü – Amerika’ya Geliş M.Ö. 14.000

American Gods dizisinin ev sahipliğini de yapan kanala ait; Orjinal Starz youtube kanalından Nunnyunnini isimli yeni bir tanıtım filmi yayınlandı. Buzul çağında geçmesi ve etraftaki efsanevi hayvanlar ile Game Of Thrones dizisindeki ak gezenleri andıran bir halkı izlediğimiz bölüm M. Ö. 14.000 yılında Amerika’ya gelen Nunyunnini isimli eski bir tanrının hikayesini anlatmaktadır. Bu bölüme ait videoyu yazımızın sonunda bulabilirsiniz. Videoda anlatılanların hikayesini ise yazımızın devamında bulabilirsiniz.

AMERIKA’YA GELİŞ
M.Ö. 14.000

Görüntü ona geldiğinde hava soğuk, etraf karanlıktı; en kuzeydeki
güneş ışığı günün ortasında gidip gidip gelen gri bir loşluktu:
karanlıklar arasındaki bir ara.

O zamanki kıyaslara göre büyük bir kabile değildiler: Kuzey
Ovaları’nın göçebeleri. Bir mamut kafatası ve mamut postundan
kaba bir pelerin şekli verilmiş olan bir tanrıları vardı. Ona Nunyunnini
ismini vermişlerdi. Yolda olmadıkları zamanlarda insan
boyunda tahta bir kasnağın üstünde duruyordu.

O, kabilenin kutsal kadınıydı, gizlerin bekçisiydi ve ismi Atsula’ydı,
tilki. Atsula, kutsal olmadığı zamanlarda saygısız gözler tarafından
görülmemesi gerektiğinden, ayı postuyla kaplı tanrılarını
iki uzun sırığın ucunda taşıyan iki kabile erkeğinin önünde yürürdü.

Çadırlarıyla tundralarda dolaşırlardı. En iyi çadırlar karibu postunda
yapılırdı. Bu, kutsal çadırdı. İçeride dördü vardı: Rahibe Atsula,
kabilenin yaşlısı Gugwei, savaş lideri Yanu ve öncü Kalanu.
Atsula gördüğü hayalden sonraki gün onları buraya çağırdı.

Atsula ateşe biraz liken döktü, sonra içine kurumuş sol eliyle
kuru yapraklar attı: Bunlardan göz yaşartıcı bir dumanla keskin ve
tuhaf bir koku çıktı. Sonra tahta bir kürsüden tahta bir kap aldı
ve Gugwei’ye verdi. Kap, yarıya kadar koyu sarı bir sıvıyla doluydu.

Atsula pungb mantarları bulmuştu – her biri yedi benekliydi,
ancak gerçek bir kutsal kadın yedi benekli mantar bulabilirdi –
onları gecenin karanlığında toplamış ve bir geyik kıkırdağının
içinde kurutmuştu.

Dün, uyumadan önce, üç kurumuş mantar başını yemişti. Rüyaları,
hızlı hareket eden ışıklar, üzerinden yukarı doğru mızrak
gibi ışıklar fışkıran kayalık dağlarla dolu, karışık ve korku verici
şeylerdi. Gece ter içinde ve su yapma ihtiyacıyla uyanmıştı. Tahta kabın üzerine çömelmiş ve onu idrarıyla doldurmuştu. Sonra
kabı çadırın dışındaki karın içine koyup uyumaya devam etmişti.

Uyandığında, tahta kabın üzerindeki buz parçalarını alıp geride
daha katı, koyu renk kısmını bıraktı.

Diğerlerine verdiği sıvı buydu. Önce Gugwei’ye, sonra Yanu
ve Kalanu’ya. Her biri sıvıdan büyük bir yudum aldı, arkasından
da son yudumu Atsula içti. Yuttu ve kalanı, tanrıları, Nunyunnini’ye
sunarak onun önüne döktü.
Dumanlı çadırda oturmuş, tanrılarının konuşmasını bekliyorlardı.
Rüzgar dışarıdaki karanlıkta uğuldayarak esiyordu.

Öncü Kalanu, erkek gibi giyinen ve erkek gibi yürüyen bir kadındı:
Hatta kendine eş olarak Dalani’yi almıştı, on dört yaşında
bir bakire. Kalanu gözlerini sıkıca kapattı, sonra ayağa kalktı ve
mamut kafatasına doğru yürüdü. Mamut postu pelerini omzuna
aldı ve kafası mamut kafatasına girecek şekilde durdu.

“Bu topraklarda kötülük var,” dedi Nunyunnini, Kalanu’nun
sesiyle. “Öyle bir kötülük ki, bu analarınızın ve analarınızın analarının
topraklarında kalırsanız hepinizin soyu tükenecek.”

Üç dinleyici homurdandı.
“Köleciler mi? Yoksa büyük kurtlar mı?” diye sordu, saçları
uzun ve beyaz, yüzü diken ağacının kabuğu kadar kırışık Gugwei.

“Köleciler değil,” dedi Nunyunnini, eski taşlaşmış post. “Büyük
kurtlar da değil .”
“Bir kıtlık mı? Kıtlık mı geliyor?” diye sordu Gugwei.
NunyunniQi’den ses çıkmadı. Kalanu kafatasının içinden çıktı
ve diğerleriyle beraber bekledi.
Gugwei mamut pelerinini omzuna aldı ve kafasını kafatasına
soktu.
“Bu bildiğiniz bir kıtlık değil,” dedi Nunyunnini, Gugwei’nin
ağzından, “ama arkasından bir kıtlık gelecek.”

“0 zaman ne?” diye sordu Yanu. “Ben korkmuyorum. Ona karşı
savaşabilirim. Bizim mızraklarımız var. Bizim atacak taşlarımız
var. İsterse yüz güçlü savaşçı bize saldırsın, onları yine de yenebiliriz.
Onları bataklıklara çekeceğiz ve çakmaktaşlarımızla kafataslarını
yaracağız.”

“Bu bir insan şeyi değil,” dedi Nunyunnini, Gugwei’nin yaşlı
sesiyle. “Gökyüzünden gelecek ve ne mızraklarınız, ne de taşlarınız
sizi koruyacak.”
“Kendimizi nasıl koruyabiliriz?” diye sordu Atsula.

“Ben gökyüzünde
alevler gördüm. On gök gürültüsünden daha güçlü bir
ses duydum. Ormanların dümdüz olduğunu ve nehirlerin kaynadığını
gördüm.”
“Ai . . .” dedi Nunyunnini ama başka bir şey söylemedi. Gugwai
yaşlı bir adam olduğu için eğilerek kafatasından çıktı. Eklemleri
şişmiş ve katılaşmıştı.
Bir sessizlik oldu. Atsula ateşe biraz daha yaprak attı ve duman
gözlerini yaşarttı.

Sonra Yanu mamut kafasına doğru yürüdü, pelerini geniş
omuzlarına koydu, başını kafatasım içine soktu. Sesi gümbürdedi.
“Yolculuğa çıkmalısınız,” dedi Nunyunnini. “Güneşe doğru gitmelisiniz.
Güneşin yükseldiği yerde güvende olacağınız topraklar
bulacaksınız. Bu uzun bir yolculuk olacak: Ay şişecek ve boşalacak,
ölecek ve yaşayacak, iki kez ve orada köleciler ve hayvanlar
olacak ama ben size yol göstereceğim ve sizi koruyacağım. Eğer
güneşe doğru giderseniz.”

Atsula yerdeki çamura tükürdü ve dedi ki “Hayır.” Tanrı’nın
ona baktığını hissedebiliyordu. “Hayır,” dedi. “Sen bunu bize söylediğin
için kötü bir tanrısın. Biz öleceğiz. Hepimiz öleceğiz ve
sonra geride seni bir yüksek yerden diğerine taşımak için, çadırını
kurmak için, koca boynuzlarını yağlamak için kim kalacak?”
Tanrı hiçbir şey söylemedi. Atsula ve Yanu birbirlerine baktılar.
Atsula’nın yüzü sararmış mamut kemiklerinin içinden dik dik
bakıyordu.

“Atsula’nın hiç inancı yok,” dedi Atsula’nın sesiyle Nunyunnini.
“Geri kalanınız yeni ülkeye girmeden önce Atsula ölecek ama
geri kalanınız yaşayacak. Bana güvenin: Doğuda insansız topraklar
var. Bu topraklar sizin topraklarınız olacak, sizin çocuklarınızın
toprakları olacak ve çocuklarınızın çocuklarının topraklan olacak,
yedi nesil ve yedilerce yedi için. Ama Atsula’nın inançsızlığından
dolayı, orasını sonsuza kadar saklamanız gerekecek. Sabah
olunca çadırlarınızla eşyalarınız toplayın ve güneşe doğru yürüyün.”

Gugwei, Yanu ve Kalanu başlarını önlerine eğdiler ve Nunyunnini’nin
gücü ve bilgeliği karşısında çığlıklar attılar.
Ay şişti, küçüldü ve bir kez daha şişti ve küçüldü . Kabile halkı
doğuya, güneşin doğuşuna doğru, açıktaki tenlerini uyuşturan
buz gibi rüzgarların içinde zorluklarla yürüdüler. Nunyunnini onlara
vermiş olduğu sözü tuttu: Yolculuklarında doğum sırasında
ölen bir kadın dışında kabileden hiç kimseyi kaybetmediler ve
çocuk doğuran kadın Nunyunnini’ye değil, aya aitti.
Toprak-köprüyü geçtiler.
Kalanu, ilk ışıklarda yol için keşfe çıktı. Şimdi gökyüzü karanlıktı,
Kalanu henüz dönmemişti. Ama gece gökyüzü beyaz, yeşil,
menekşe rengi, kırmızı ışıklarla canlanmıştı, düğümleniyor, yanıp
yanıp sönüyor, dolanıyor, sürekli değişiyor ve düzenli aralıklarla
hareket ediyorlardı. Atsula ve halkı kuzey ışıklarını daha önce
görmüşlerdi ama onlardan hala korkuyorlardı ve bu daha önce
hiç görmedikleri bir görüntüydü .
Gökyüzündeki ışıklar şekillenip akarlarken Kalanu yanlarına
döndü.
“Bazen,” dedi Atsula’ya, “kollarımı öylesine açabileceğimi ve
gökyüzünün içine düşebileceğimi hissedebiliyorum.”

“Çünkü sen bir öncüsün,” dedi Atsula, rahibe. “Sen öldüğünde
gökyüzüne düşeceksin ve hayatayken olduğun gibi bize yol
göstermek için bir yıldız olacaksın.”
“Doğuda buz uçurumları var, yükst;k uçurumlar,” dedi Kalanu,
kuzgun siyahı saçları bir erkeğin olabileceği kadar uzundu. “Onlara
tırmanabiliriz ama günler sürecektir.”
“Sen bizi sağ salim götüreceksin,” dedi Atsula. “Ben uçurumun
dibinde öleceğim ve bu sizin yeni topraklara gitmenizi sağlayacak
kurban olacak.”
Batılarında, güneşin saatler önce battığı, geldikleri topraklarda,
gün ışığından daha parlak, şimşekten daha parlak, soluk sarı bir
ışık parlaması oldu. Bu, toprak köprü üzerindeki insanları gözlerini
kapatmaya, tükürmeye ve çığlık atmaya zorlayacak kadar saf
bir ışıltı patlamasıydı. Çocuklar feryatlar etmeye başladılar.
“Bu Nunyunnini’nin bizi uyardığı kötü kader,” dedi yaşlı Gugwei. “0 kesinlikle bilge ve güçlü bir tann.”
” 0 bütün tanrıların en iyisi,” dedi Kalanu. “Onu yeni topraklarımızda
en yükseğe taşıyacağız. Hortumunu ve kafatasım balık ve
hayvan yağıyla parlatacağız. Çocuklarımıza, çocuklarımızın çocuklarına
ve yedinci çocuğumuzun çocuğuna Nunyunnini’nin bütün
tanrıların en güçlüsü olduğunu ve onu asla unutulmayacağını
anlatacağız.”
“Tanrılar büyüktür,” dedi Atsula, yavaşça, sanki büyük bir sırrı
açığa vuruyormuş gibi. “Ama kalp daha büyüktür. Çünkü onlar
bizim kalplerimizden gelmişlerdir ve dönecekleri yer kalplerimizdir
. . .”

Ve ortada onun Tanrı’ya uzattığı bu sivri dilliliği daha ne kadar
süreceğini gösteren hiçbir şey yoktu, eğer tartışma kabul etmeyecek
bir tarzda kesilmeseydi.
Batıdan gelen gürleme o kadar yüksekti ki kulaklar kanadı, bir
süre hiçbir şey duyamadılar, geçici olarak sağır ve kör oldular
ama hayattaydılar. Batılarındaki kabilelerden daha şanslı olduklarını
biliyorlardı.
“Bu iyi,” dedi Atsula ama kafasının içindeki kelimeleri duyamadı.

Atsula, ilkbahar güneşi doruktayken uçurumların dibinde öldü.
Yeni Dünya’yı görecek kadar yaşamadı ve kabile bu topraklara
kutsal kadınları olmadan girdi.
Uçurumları tırmandılar. Tatlı su olan bir vadi bulana kadar güneye
ve batıya gittiler. Nehirler gümüş balıklarla doluydu, geyikler
daha önce insanlarla karşılaşmamıştı. O kadar uysaldılar ki onları
öldürmeden önce tükürmek ve ruhlarından özür dilemek gerekiyordu.

Dalani’nin üç oğlu oldu. Bazıları Kalanu’nun son bir büyü
yaptığını ve geliniyle erkek şeyi yapabildiğini söylediler; diğerleri
de yaşlı Gugwei’in, kocası olmadığında genç geline eşlik yapamayacak
kadar yaşlı olmadığını söylediler; ve Gugwei ölünce Dalani’nin
bir daha çocuğu olmadı.
Sonra buz zamanları geldi ve geçti. İnsanlar topraklara yayıldılar.
Yeni kabileler kurdular ve yeni totemler seçtiler: kuzgunlar,
tilkiler, tembel hayvanlar, büyük kediler, bufalolar; her hayvan bir
kabilenin kimlik simgesi oldu, her hayvan bir tanrı.
Yeni toprakların mamutları daha büyük ve yavaştı. Sibirya
ovalarının mamutlarından daha aptaldılar. Yedi benekli pungh
mantarı yeni topraklarda bulunmadı. Ve Nunyunnini kabileyle bir
daha konuşmadı.

Dalani ve Kalanu’nun torunlarının torunları döneminde, bir
grup savaşçı, büyük ve zengin bir kabilenin üyeleri, kuzeye yaptıkları
bir köle seferinden güneydeki vatanlarına dönerlerken ilk
insanların vadisini buldular: Erkeklerin çoğunu öldürdüler ve kadınlarla
·çocukların çoğunu tutsak aldılar.
Merhamet uman çocuklardan biri onları tepelerdeki bir mağaraya
götürdü. Burada bir mamut kafatası, eski püskü bir mamut
postu pelerin kalıntısı, tahta bir kap ve kahin Atsula’nın mumyalanmış
kafasını buldular.
Yeni kabilenin savaşçılarının bazıları, ilk insanların tanrısını çalıp
onun gücüne sahip olacaklarından dolayı kutsal eşyaları yanlarında
götürme taraftarıydı, diğerleri ise bunun kötü şans ve kendi
tanrılarının kini (çünkü bunlar kuzgun kabilesinin halkıydı ve
kuzgunlar kıskanç tanrılardır) dışında hiçbir şey getirmeyeceğini
söyleyerek bunun aksini yapmayı önerdiler.

Böylece nesneleri tepenin yanından derin bir yamaçtan aşağı
attılar ve ilk insanlar’ın hayatta kalanlarını güneye doğru yaptıkları’
uzun yolculukta yanlarına aldılar. Ve kuzgun kabileleriyle tilki
kabileleri bu topraklarda daha da güçlenip büyürlerken Nunyunnini
kısa süre sonra tamamen unutuldu.


4 thoughts on “Amerikan Gods Nunyunnini Bölümü – Amerika’ya Geliş M.Ö. 14.000

  1. Abi kitabı okumak lazım ya, izlerken sıkılmıştım animasyon sahne yapmışlar diye ama bu yazıyı okuyunca kitaba başlamak geldi içimden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.